BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ PERSPEKTİFİNDE
İKTİSADİ KALKINMA VE GERİ KALMIŞLIK
Bir toplum için kalkınma arzusunun uyanması halinde her şeyden önce kalkınmanın temelindeki asıl gaye ve hedef tespit edilmelidir. Eğer asıl gaye (ekonomik ve sosyal açıdan) uygar medeniyetler(!) seviyesine çıkmak ise amenna, ancak sadece şekilci bir anlayışla gelişmişliği takip etmek veya uygulamaksa bu sorgulanması gereken bir ilerme anlayışı olur. Şu bir realite ki geri kalmışlık veya az gelişmişlik problemi ancak, iktisadi, sosyal ve düşünce yapılarındaki derin değişmeler sonucu çözülebilir. Toplumu her yönü ile ilgilendiren ve kalkınmaya doğrudan veya dolaylı yollardan tesir eden bütün unsurların gereken önemle değerlendirilmesi, kalkınma hamlesinde ihmal edilmemesi gereken bir esastır. Bu sebeple coğrafi ve mahalli özellikler iktisadi ve siyasi şartlar ile kültürel değerlerin tamamı, kalkınmada bütünlük arz etmesi ve birbirine yardımcı olması gereken hususlardır. Meseleyi tadat ile irdelemeye çalışacağım ey kari iyi nazar et...
A. KALKINMANIN COĞRAFİ ŞARTLARI
Coğrafyanın çizdiği maddi yapı kalkınmanın maddi şartlarını tayin eden bir unsur olmaktadır.Toplum kalkınmasında coğrafi şartlara bağlı olarak, ekolojik unsurlarda göz önüne alınması gerekir. Çağımızın büyük alimlerinden Bediüzzaman Said-i Nursi bu hususu bakın nasıl özetliyor. Avrupa nın kalkınmasını temin eden sebep, her şeyden evvel insanları sebat (dayanma) ve mukavemet sahibi olarak yetiştiren soğuk iklimdir. Buna bağlı olarak nüfusun çokluğuna rağmen yerleşme sahalarının dar olması (-ki Avrupa kıtası toprak olarak küçük olmasına rağmen nüfus yoğunluğu bakımından dünyanın 1/5’idir.) maarif ve sanat alanında çalışmayı netice vermiş ve teknik ilerleme sağlanmıştır. Gelişen bu teknik seviyeye madenlerin bol olması ve ulaşımın kolaylığı da eklenirse Avrupa kolaylıkla kalkınabilmiştir.
Avrupa nın kalkınmış olmasını maddi ve manevi iki sebepte toplayan Bediüzzaman manevi sebebi Hristiyanlığa bağlamaktadır. Çünkü, Hristiyanlık batının müşterek inancı olması bakımından bütün Batı için tarih boyunca bir istinad (dayanak) kaynağı idi. Bütün Batı devletleri aynı dine tabi olmanın verdiği bir ittifak şuurunu değerlendirmiş ve buna dayalı bir yayılma politikası takip etmişlerdir. Hristiyanlık, bu haliyle Batı kalkınmasında ihmali imkansız manevi bir istinad olmuştur. Batıda din duygusuyla sağlanan bu dayanışmanın günümüzde de aynen devam ettiği bir gerçektir. Nitekim batıda devletin işsizlik yardımının bittiği yerde kilisenin işsizlik yardımının başladığı düşünülürse, dinin sağladığı dayanışmanın toplumun refahına ve kalkınmasına nasıl bir maddi kaynak ve psikolojik dayanak teşkil edebileceği daha kolay anlaşılabilir.
Avrupa’ nın sanayileşmesi ve dengeli bir hamlesini yapması şu esaslara bağlanmıştır:
1- Avrupanın hammadde kaynakları (özellikle demir madeni) bakımından zengin olması,
2- Kara, nehir, deniz ulaşım imkanlarının müsait olması,
3- Toprağa nispeten nüfusun çok yoğun olması, ihtiyaçların artması sebebiyle fazla üretim, mecburi hale gelmesi. Böylelikle kaynakların değerlendirilmesi ve yatırımların hızlandırılmış olması,
4- Üretimin tüketimi aşması, yeni pazarlar aramayı gerektirecek ve ticaret kalkınmanın önemli unsurlarından birisi olacaktır,
5- Üretim sebebiyle devletlerarası ticaretin gelişmesi, milletlerarasında bir rekabet getirecektir. Bu ise daha fazla pazar bulmaya sevkeden (coğrafi keşifler) ve kalkınmaya tesir eden önemli bir sebep teşkil etmektedir.
Bu şartları, onun XVlll. Asır şartları içinde ekonomik bakımdan büyümesini ve iktisadi bir hakimiyet kurmasını temin etmiştir.
B. KALKINMANIN SİYASİ ŞARTLARI
a. Kalkınmanın engelleri ve çareleri:
Kalkınma yolunda başarılı olabilmenin gerekli şartlarından birisi de, kalkınma hamlesinin siyasi istikrar içinde yürütülmesi ihtyacıdır.
İslam aleminin geri kalmasında rolü bulunan siyasi sebeplerin Bediüzzaman tarafından şu esaslarda toplandığı görülmektedir:
- İslamın siyasi prensiplerine uymamak,
- Siyasi hayatta istismarcılığın yer bulması,
- Kifayetsiz alimlerin çeşitli taassuplara saplanması,(skolastik düşünce bataklığından kurtulamaması)
- Avrupa’yı, iyiliklerini almak yerine, menfi yönüyle ve şekilci anlayışıyla taklit,
- İslam aleminin uğradığı sömürgecilik.
Peki buna karşı alınması gereken tedbirler neler olmalıdır? Sorusunun cevabı ise yine Bediüzzaman tarafından verilmektedir. Buna göre:
- Çoğalan ihtiyaçları karşılayacak yetişkin bir kadro lüzumludur.
- Meselelerin Meclislerde karara bağlanmasını temin edecek meclis usulünün benimsenmesi gerekir. (tam manada bir demokrasi)
- Fikir hürriyeti, diğer meselelerde olduğu gibi kalkınma kararlarında da teminatçı ve hakim rolünü oynamalıdır.
b. Kalkınmada idarecinin rolü:
Kalkınmanın özel ve siyasi şartlarından birisi de idare mekanizmasının verimliliğidir.Geri kalmışlığımızın en büyük sorumluluk pay, idarecilerin hatasında toplanmaktadır. Eğer idareciler mesuliyetlerini takınarak devleti israftan kurtaran ve milletin menfaatlerini nazara alan bir çalışmaya girseler, bunun sonucu olarak adil ve medeni bir toplumun meydana çıkmasına vesile olacaklardır. Bu bağlamda sayın Başbakanın bu evsafa layıkıyla uyduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Bediüzzaman milleti için çalışmanın gerekliliği hususunu çok veciz bir ifade ile şöyle açıklamaktadır. “ Kişinin kıymeti himmeti (gayretli çalışma) nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o tek başına küçük bir millettir.”
c. Kalkınmada metod tercihi ve esasları:
Kalkınma, maddi ve manevi yönleriyle bir medeniyet meselesidir. Bu sebeple, kalkınmanın ana hedeflerinin cehalete, fakirliğe ve ihtilafa karşı olması gerekir. Avrupa medeniyetini alırken Japonları örnek almamız lazımdır. Çünkü, onlar medeniyetin yalnız güzelliklerini ve insanlığa menfaati bulunan iyiliklerini aldılar. Fakat her milletin devam ve bekasının temeli, mayası esası olan milli adetlerini muhafaza ettiler. Anadolu coğrafyasındaki yaşayan bütün etnik kökenlerin adetleri dini bir mahiyet kazanmıştır. Onların terki adeta dinin terki gibidir. O halde bende derim ki Ey Bu Anadolu coğrafyasında yaşayan Kürt, Türk Arap Çerkez ve sair kökenli halklar bilhassa siz dikkat ediniz. Sizin milliyetiniz İslamiyetle imtizac (karışmış) etmiş, ondan kabil-i tefrik (ayırt edilemez) değil. Tefrik (ayırsan) etsen mahvsın.
Bu gün İslam devletleri siyasi istiklallerine kavuşmalarına rağmen, aralarında iktisadi bakımdan ciddi bir işbirliği yapmadıkça gerçek istiklallerine kavuşamayacakları idraki içinde olmalıdırlar. Sosyalizmin iflas edişi kapitalizmin de islamiyetin karşısında bir sistem olarak siyasi ve iktisadi bakımından gerileyişini gösteren emareler şu anda gözükmektedir. Dikkat edilecek olunursa Bugün Kapitalizmin sembolü olan ABD ve İngiltere artık bazı şeyleri yaptırabilmenin yegane tercihin artık kaba güç kullanma gerekliliğine inanmışlardır. Bu da fikri olarak artık kapitalist Batı dünyasının yavaş yavaş yok olmaya mahkum olduğunu gösterir. Bunu şu temsil ile izah etmeye çalışalım. İlim ve kuvvet bu iki olgu zamanın geçmesiyle ters orantılı bir ilişki içerisindedir. İlim zaman geçtikçe ziyadeleşir ve daha fazla kuvvet bulur. Çünkü değişimin ve gelişimin en büyük sebebi ilim ve bilimdir. Kuvvet ise zaman geçtikçe ihtiyarlaşır güçsüzleşir. Bu yüzden Eski çağdaki kuvvete dayanan devlet ve imparatorluklar çok çabuk yıkılmış ama ilme ve bilime dayanan devletler çok uzun ömürlü olmuşlardır. Bunun en müşahhas örneği Osmanlı Devletinin Kuruluşundan yıkılmasına kadar ki evreleri tarihi bir perspektifle ve dikkatlice incelenirse ne demek istediğim her halde anlaşılacaktır. Bundan dolayı ABD ve aynı zihniyettekiler aynı sonla karşı karşıya kalacaklardır.
Peki neden sosyalizm ve kapitalizm bu derece başarısız oldu. Aslında sebebi çok basit. Şöyle ki; İnsanın toplumsallık özelliğini gözardı eden bireysel mülkiyete dayalı “tam serbest bir piyasa” mekanizması nasıl kendi kendini yok edip ekonomik etkinliğini sağlamada başarılı olmayacaksa ki olmadı, insanın özedönüklük (egocentric) özelliğini inkar edip oluşturulacak toplumsal mülkiyete dayalı devletçi bir mekanizmada başarılı olmayacaktır. ÇÜNKÜ İNSAN BİR BÜTÜNDÜR.
C. KALKINMANIN İKTİSADİ ŞARTLARI:
a. Çalışma hayatının esasları:
1- Mesailerin tanzimi:
İş hayatının her bakımdan intizamlı cereyanının temini gerekir. Zaman ve maddi imkan israfının önlenmesi asıl gayedir.”Mesailerin tanzimi” tabirinden günümüzde cari olan planlamayı anlamak mümkün. Yani kalkınmaya yönelik çalışmaların, iktisadi faaliyetler, bir başka deyişle iş hayatı, ihtiyaca göre aklın rehberliğinde planlamalı, tanzim edilmelidir.
İş hayatının hızı ve verimi bakımından işbölümünün gerçekleştirilmesi yoluyla mesailerin tanzimi sonucuna varılması gerçekten her türlü inkişafın ilk şartını teşkil etmektedir. Bu gün Türkiye’de gizli işsizlik denilen bir olgu vardır. Bir çok kuruma baktığınız zaman bir kişinin yapabileceği bir işe bazen 5 bazen 10 kişi bakmaktadır. Burada emeğin ve bunun yanında ücretin israfıda söz konusu olmaktadır.
2- Taksimü’l-amal (İhtisaslaşma) :
Bediüzzaman’a göre ihtisaslaşma, tekamül kanununun uyulması gereken şartıdır. Bir işte başarılı sonuç alabilmenin ilk şartı, iş bölümünün sağlanmasıdır. Bir şahıs çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz. Bir ferdin dört veya beş fende meleke sahibi ve mütehassıs olması mümkün değildir. Bu sebepledir ki, bir ilmi esas alarak, onda yükselmeye çalışılmalıdır. Batı sanayisinin Avrupa’yı maddi bakımdan ileri bir toplum haline getirmesi, bu esaslar üzerindeki çalışmaların sonucu olmuştur. Sanattaki ihtisas, fertler arasındaki dayanışmayı, faydayı ve üretimi arttırmak gibi temel noktalarda rol oynayacaktır.
İnsana tek bir meşguliyet vererek çalıştırmanın, Batıdaki makine sanayinin gelişmesinde büyük rolü bulunduğu muhakkaktır. Bilhassa zamandan yapılan tasarruf üretimi büyük miktarda arttırmaktadır. İktisatçı Adam Smith, Ricardo iktisadi düşüncelerinde bu türlü ihtisaslaşmaya büyük önem vermişlerdir. “Umuma el atmak, umumu terk etmektir.” Diyen Bediüzzaman, bir insanın bir mesleğin veya ilim veya sanatın her yönüyle mütehassısı olamayacağını belirtmiş ve taksimü’l-amal denilen işbölümünü, ihtisaslaşmayı, mutlaka gerekli görmüştür.
3- Emniyetin tesisi:
Emniyetin kurulamadığı bir sosyal hayatta teşebbüs şevki kırılabileceği gibi, mevcut teşebbüslerden de beklenen sonuçların alınması güçleşecektir. Müteşebbislerin fertler üzerinde itimat telkin edilememesi halinde, ferdi tasarrufların büyük yatırımlara yöneltilmesi mümkün değildir. İslamda sıdk (doğruluk), sadakat, ahde vefa esastır. Sıdkın İslam için önemini Bediüzzaman bakın nasıl izah ediyor: “İslamiyetin esası sıdktır, imanın hassası, sıdktır. Bütün kemalata isal (mükemmeliğe ulaştıran) edici sıdktır. Ahlak-ı aliyenin (yüce ahlakın) hayatı, sıdktır. Terakkiyatın (kalkınmanın) mihveri sıdktır. Alem-i İslamın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri kabe-i kemalata isal eden (ulaştıran) sıdktır.”
Eğer bir toplumda topyekün bir milletin müteşebbislere karşı olan güvenleri sarsılırsa, artık orada herhangi bir yatırımın yapılması da söz konusu olamaz. Bu gün doğu ve güneydoğu Anadolu bölgemizde bu tür oluşumların olmaması, güvensizlikten ve emniyetsizlikten değil midir? Sen bana , o sana, hepimiz birbirimize karşı bir güvensizlik içinde isek oturup kendimizi bir özeleştiriye tabi tutmamız gereği ortaya çıkmaktadır. Sözüm ona “elhamdulillah müslümanım” derken yalanın her türlüsü, adam kayırmanın her çeşidi, rüşvet alma ve verme ve her şeyden önemlisi kimsenin kimseden ne elinden ne de dilinden emin olmadığı bir toplum haline gelmişsek, oturup bir iç muhasebe yapmamızın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. O halde müslümansak şayet, emin ve güvenilir olmalıyız ki herkesin herkese karşı bir itimadı olsun ve böylece sermaye birikimi yaparak bunu üretime ve yeni iş alanlarına dönüştürebilelim. Unutmamak gerekir ki güven, ortaklığı, ortaklık sermaye gücünü, sermaye gücü yatırım ve iş imkanlarını, yatırım ve iş imkanları üretimi, üretim de ekonomik büyümeyi beraberinde getirecektir.
4- Teavün (Yardımlaşma) düsturunun tahlili:
Sosyal hayat yaşamak zorunda olan insanın, hemcinsleri ile yardımlaşmaya mutlak manada ihtiyacı vardır. Kalkınmaya muhtaç toplumların, fikri ve maddi yardımlara şiddetle ihtiyacı vardır. Bu yardımlaşma prensibinin kendisini göstereceği sahalar ise fertle fert arasında, fertle devlet arasında, müesselerle devlet arasında ve devletler arasında görülmesi mümkün bulunmaktadır.
Bu yardımlaşma şekilleri içinde kalmak ve zorluklara mukavemet etmek gerektiğini belirten Bediüzzaman, insanın vazifesini yaparken bazı engellerle karşılaşabileceğine dikkat çekmektedir. Buna karşı ise ye’se (ümitsizlik) kapılmadan “şiddetli manilere karşı metanet” diyerek sebatı( dayanmayı) tavsiye etmektedir.
5- Emeğin değerlendirilmesi:
Kalkınmada, emekten rasyonel olark faydalanmanın yolu, emeği daha faydalı olacak istihdam alanlarına sevketmektir. Emeğin üretici olmayan ve ekonominin büyümesine fazla katkıda bulunmayacak olan yerlerde harcanması, kalkınmanın en önemli engellerden birisidir. Geri kalmışlığımızın sebeplerden birisi de gizli işsizliği kaçınılmaz kılan “imaret” yani memuriyet temayülü olmuştur. Bediüzzaman, emeğin, üretici fonksiyonunu icra edebileceği sahalarda istihdam edilmesini istemiş, memuriyetin ihtiyaç dışı kadrolarla geçim vasıtası yapılmasına karşı olmuştur.
Bu bakımdan, memuriyetin hacmini, devlet hizmetlerinin görülmesine yetecek kadar bir seviyede tutmak gerekir. Çalışabilir işgücünün, sanat,ticaret, ziraat gibi üretime dönük sahalarda istihdamı maddi bakımdan güçlü bir toplum için zaruri bir şarttır. Çünkü, ekonomik kalkınmada, doğrudan doğruya üretime dönük bir emek politikasının takibi gerekir. Zaten Bediüzzaman çok yönlü bir geri kalmışlığı ifade eden “cehalet ve fakirliğin” izalesini, “fen ve sanat silahını” nın kullanılmasıyla mümkün görmüştür.
6- Şirketleşme:
“Teavün birliği kuvvetlendirir, teşarük eseri azimleştirir” Yani yardımlaşma birliği kuvvetlendirir. Ortaklık ise, eserin neticesini büyütür, faydayı çoğaltır. Ortaklıktan anlaşılması gereken asıl mana, sosyal hayatta yardımlaşmanın temini ve birlik halinde çalışarak faydalı neticelerin alınmasıdır.Birden fazla fertler ticaret ve sanat hayatında kolaylık sağlamak için bir araya gelmekte ve şirketler teşkil etmektedir. Bu gün yeşil sermaye ((!)Yeşil sermaye ne menem şey ise, benim bildiğim doların rengi yeşildir ama...) diye adlandırılan Anadolu aslanlarının bu ruhla yapageldikleri şeyler hiç de azımsanmayacak bir boyuttadır. Tabiki suiistimal edenler bahsimizin haricindedir. Şirketleşmenin kalkınmadaki rolünün en güzel örneğini teşkil etmektedir.
D. KALKINMANIN MANEVİ ŞARTLARI:
a. Kalkınmada dinin rolü:
Din, sosyal, ekonomik ve siyasi manadaki gerilemenin kesinlikle kaynağı değildir. Aksine dinin, birleştirici ve ferdi disiplin altına alıcı ahlaki değerlerinden istifade edilmesi halinde istikrarlı, maddeten ve manen gelişmeye namzet bir toplum yapısına doğru gidilebileceğini açık bir şekilde anlatmıştır. Bediüzzaman “ Biz Müslümanlar, burhana (delile) tabii oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı akliyeye istinad (akli delillere dayanan) eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’an hükmedecek” demektedir. Dünyadaki tedennimizin (geri kalmışlığımızın) sebebi, dinimize riayetsizliktir. Tarih şahittir ki ehl-i İslam ne vakit dine tam temessük (yapışma) etmiş ise, o zaman nisbeten terakki etmiş. Ne vakit salabeti (dine bağlılığı) terk etmiş ise, tedenni etmiş (alçalmış) gerilemiştir. Hristiyanlık dininde ise bunun tam tersidir. İlk emri “oku!” olan bir dinin bilim ve fene karşı olmasını iddia etmek kendini inkar etmek demektir. “İki günü bir olan ziyandadır” emri ile sürekli üretmeyi bir sonraki gün bir önceki güne göre maddi ve manevi bir şeyler katmayı emretmiyor mu? Yani sürekli bir üretkenliği emreden bir din nasıl olurda ilerlemenin önündeki en büyük engel olur bunu da anlayabilmiş değilim.
İslamiyet telkin ettiği değerler bakımından barışçı, adil, hak ve hürriyete dayalı, insanlığın hayrına olan her türlü medenileşme gayretine açık vasfıyla çok yönlü ve yapıcı bir disipline sahip bulunmaktadır. “insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” diyen bir din nasıl olurda insanlığa zarar verdiği iddia edilir. Bu memleket insanlarının makiney-i tekemmülatının buharı diyanettir. Hatta geri kalmışlığımızdaki en büyük sebep dinin, muhtelif vesilelerle ihmal edilmiş olmasıdır. “ Milletin kalp hastalığı zaf-ı diyanettir, bunu tedavi ile sıhhat bulabilir. Bediüzzaman, İslam aleminin ve hatta insanlığın maddi ve manevi kurtuluş ve kalkınmasını her şeyden önce dinde görür ve kurtuluşun Kur’an ve sünnete yapışmakta olduğunu her vesile ile tekrar eder. Bugünkü Avrupa medeniyetinin (teknolojik ve bilime dayalı olan yönü) Endülüs Emevilerin bıraktığı bir çok eserlerin üzerine bina edilmiştir. Hatta şu anda Avrupada tıp fakültelerinde İbn-i Sina’nın tıp ile ilgili kitaplarından istifade edilmektedir.
b.Kalkınmada psikolojik ve manevi şartlar:
Bediüzzaman Avrupanın ilerlemesini buna karşılık İslam dünyasını ortaçağ döneminde yerinde saydıran hastalıkları Şam Emevi Camisindeki o meşhur hutbesinde şöyle sıralamaktadır:
1- Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi,
2- Sıdkın, doğruluğun sosyal ve siyasi hayatta ölmesi,
3- Adavete muhabbet (düşmanlığın topluma yerleşmesi),
4- Müslümanları birbirine bağlayan manevi bağları bilmemek,
5- İstibdat (baskı) arzularının gerçekleşmesine çalışmak,
6- Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek. Yani tek ve yegane gayesi kendi menfaatini düşünmek.
Yukarıda sayılan hastalıkların reçetesini de bakın nasıl sıralıyor:
1- Emel (ümit),
2- Ye’sin öldürülmesi,
3- Sıdk (doğruluk),
4- Muhabbete muhabbet, husumete (düşmanlık) husumet,
5- Himmeti millet olmak, (milleti için çalışmak)
6- Meşveret-i Şeriyye. (istişare mekanizmasının oturtulması)
Yine Münazarat adlı eserinde geri kalmışlığımızın başka bir açıdan sebeplerini
sıralamıştır:
a- Ümitsizliğe kapılmak,
b- Meylü’t-tefevvuk (kendini üstün görme hastalığı),
c- Acelecilik,
d- Fikr-i infiradi ve tasavvur-u şahsi (Ferdi düşünme ve kendinden başkasını düşünmeme hastalığı),
e- Başkasının tembelliğini kendine mazeret göstermek,
f- İşi birbirine bırakma alışkanlığı,
g- Rahatını düşünme arzusu,
h- Kendi mesuliyetini aşıp, Allah’ın vazifesine karışmak.
1- Emel (Ümit):
Ümitsizlikten kurtulmak için emele sarılmak gerekir. Ümitsizlik “mani-i herkemaldir.” Bütün mükemmelliklerin manisi ümitsizliktir. Psikolojik bir realite olan ümit, insanda bir şeyi yapabilme aşk ve şevkini artırır. Bir hususun ümitle yapılabilirliğinin olması neticenin sabırla alınmasına vesile olacaktır. Maddi terakkiyattaki tüm keşiflerin menbaı hep bu ümit olmuştur. Edison nun bilmem kaçınçı deneyind muvaffak olması bu hususun en güzel örneğidir.
2- Menfi rekabetin kaldırılması:
Ferdin üstün olma arzusunun ortaya çıkardığı kıskançlık ve zararlı rekabet hissi, kalkınmanın ve yapıcı teşebbüsün mühim engellerinden birisi durumundadır. Halbuki, bu durumda herkesin bir fedakarlık ve gayret içinde olması asıldır.
3- Çalışmada merhalelere riayet etme ve sabırlı olma ihtiyacı:
Toplum içinde gerekli vazifenin ifası için uyulması icap eden psikolojik şartlardan biri de, işin icabına ve çalışma hiyerarşisine riayet edilmesidir. Zamana bağlı neticelerin alınması için aceleci olmamak ve sabırla çalışmak gerekmektedir.
4- Kolektif çalışma şuuru:
Her fert, toplum içinde sosyal yaşama şuurunu muhafaza etmeli ve böylece kollektif çalışmaya zemin hazırlayarak, büyük teşebbüslere girmek imkanı doğmalıdır. Bu gün toplumun her alanında her faaliyette olmazsa olmazı kolektif aklın öncülüğünde kolektif uyum, kolektif bütünlük ve kolektif hareket yatar. Başarıda kolektif çalışmalarda mevcuttur. Bundan dolayıdır ki Bediüzzaman: “Zaman cemaat (kolektif bütünlük içinde hareket eden topluluk) zamanıdır. Fert dahi bile olsa cemaatın şahsı manevisinden çıkan dehaya karşı mağlup olacaktır.” Demektedir. Spor alanında görülen örnekler en büyük kanıttır. Kolektif bütünlüğünü sağlayan takımlar daima başarılı olmuştur. Son Avrupa şampiyonu Yunanistan buna en güzel örnektir. Dolayısıyla kolektif çalışma şuuru ile ele alınan her meselede başarı gelecektir.
5- Havaleciliğin terk edilmesi:
İşi birbirine bırakmak şeklindeki tembelce bir havalecilik, ferdin çalışma şuurunu zedeler ve şevkini kırar, onu atıl hale getirir.
6- Rahat meylini terk etmek:
Rahat yaşama arzusu çalışma şevkini kırar, işsizliğe yol açar, işsizliğin getirdiği tembellik sefalet ve fakirliği netice verir. Yaratılışı bakımından hareketli ve heyecanlı bir mizac üzerinde olan insanın gerçek rahatı, çalışmada emeğini meşru yollardan değerlendirme mücadelesinde bulur.
7- Doğruluk:
“Kalkınmayı temin için bize önce lazım olan nedir?” diye sorulan suale, Bediüzzaman: “Doğruluk” diye cevap verir.
“Daha” denince:
“Yalan söylememek” der.
“Sonra” denince sayar:
“Sıdk(doğruluk), ihlas(bir işte sammiyet), sadakat, sebat(engellere karşı dayanma), tesanüt(yardımlaşmayla dayanışma).” Soru sahibi ısrar eder:
“Yalnız?” (Sıdk mı?)
Bediüzzaman “Evet” der. Soru sahibi:
“Neden?” deyince, açıklar:
“Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan kafi değil midir ki,
hayatımızın bekası imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.”
Maddeten tatmin içinde bulunan bir insanı, ruhen hasta ve bedbaht halde bırakan bir
anlayış, kalkınmak isteyen bir toplumun ölçüsü olamaz.
2- HÜRRİYET VE KALKINMA
İnsanın maddi ve manevi ihtiyaçları ve özellikleri hürriyetçi bir karakter taşımaktadır. Çünkü “hürriyet isteği, insan varlığının derinliklerinden doğan bir istek olup gerçek anlamda bir yaşama özlemi manasına gelir. İnsan, iç aleminin inkişafını ve toplum hayatındaki başarısını hürriyete borçludur. “ Hakikat, ruhun hürlüğü içinde ve hürriyet vasıtası ile gelişir.”